Yazı

Doğrusu bu yazı hesapta yoktu
Doğrusu bu yazı hesapta yoktu 

İbrahim Becer

Gecenin bir vakti Özlem Kumrular’ın “Türk Korkusu” ve Nişanyan’ın “Yanlış Cumhuriyet” kitapları arasında gidip gelirken, rafta melul, mahsun bakan bir kitaba takıldı gözlerim: “Antidemokratik Düşünce Şekilleri” .

         Kapağını açıp biraz kurcalayınca zamanında okuduğumu, sağını solunu çiziktirdiğimden anladım. Faruk Nafiz’in “Han Duvarları” adlı ölmez eserinde dediği gibi: “Fani bir iz bırakmış, burada yatmışsa kimler/ Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…” Ahlaka mugayir bir şeyler çiziktirmemişiz ama kendimizce önemli gördüğümüz satırların altını çizmişiz 96 yılının bahar aylarında. Rousseau’nun bir sözünü çizmeye üşenmişiz, komple çerçeve içine almışız. Gelin okuyalım: “Bana, siyaset üzerine yazdığıma göre, bir hükümdar veya kanun koyucu musun diye soracaklardır. Cevabım şudur; hiçbiri değilim ve onun için yazıyorum. Hükümdar veya kanun koyucu olsaydım, yapılması gerekeni söylemekle vakit kaybetmezdim; onu yapar veya susardım.”
            Bu söz gündemle örtüşünce yazmak da farz oldu bu Fakire. Devlet, gerçekten Devlet olduğunu hatırladı ve üç tane üst düzey komutanı görevinden aldı. Dikkatinizi bir noktaya çekmek istiyorum; “hükümet” değil, “Devlet”. Hani şu “ya Devlet başa, ya kuzgun leşe” sözündeki birinci özne konumundaki “Devlet”.
         “Devlet” kendine yapılanı affetti ama kamuya yapılana göz yummadı. Başkomutanı, onları Cumhuriyet bayramında ağırlamak istedi ama onlar gelmedi. Sebep, malum; bir daha üzerinden geçmeye gerek yok. Olay zaten tam bir kara mizah şaheseri olmaya aday. Doksan senedir, tarihinde hiç ama hiç işgal edilmeyen Mardin’in kurtuluş şenliklerine katılmayı bir sefere mahsus bile pas geçmeyen Asker, Başkomutanının davetine icabet etmeyi nefsine zul addediyor.
         Aslında bu yeni bir şey değil Türkiye için. Uzun süredir Askeri kanatta bir şeylerin yolunda gitmediği aşikar. Özellikle Aktütün baskını, Dağlıca baskınıyla başlayan ve ardı arkası kesilmeyen skandalları ya görmezden geldi ya da örtbas etme gayretkeşliği içinde bir görüntü verdi Asker. Hemen hemen tüm bu gizleme çabalarını da bizzat iştirakçilerinin sesinden internet ortamında dinleme bedbahtlığına erişti bu Millet.
         “Bedbahtlığına erişti” diyorum çünkü bunları yazdığım için zevk aldığımı sanan, elmayla armudu karıştıran, oysa ki bizatihi kendisi armut olan bir kitle var aramızda. Bana inanmazsınız diye link verdim hatırlarsınız (www.terorihaneti.com) . Sandım ki tartışmaya mahal kalmaz artık. Ama heyhat! Ne yapalım, o adam hala bildiğini okuyorsa, ben de bıkmadan usanmadan bildiğimi yazmaya devam ederim.
         Eğer yedi askerimiz kendi döşediğimiz mayınla şehit olduğunda gereken yapılsaydı, pimi çekilmiş el bombası askerin eline verildiğinde gereken yapılmış olsaydı, “Darbe iddiaları” bu kadar ayyuka çıktığında gereken yapılmış olsaydı ne gerek vardı bunları yazmaya.
         “Gerekenin yapılması” konusunun ne kadar elzem olduğunu daha açık ifade edeyim Size: Ben, çiftçilikle geçimi sağlayan bir babanın evladıyım. Bir ayva bahçemiz var ve her sene “Akdeniz Sineği” denen bir hastalık ayvaya musallat olur. İyi bakım yapamazsınız, ya da sizin dışınızdaki etmenler daha baskın çıkarsa bütün bir yılın mahsulü boşa gider. Ola ki şansınız yaver gitti; iklim, nem, yağmur miktarı vs. her şey lehinize gelişti ve mahsulü kaldırdınız diyelim, yine de işiniz bitmedi. Mahsulün kasalanması esnasında bir kasa ayvanın içine tek bir Akdeniz Sineği larvası isabet etmiş ayva kaçırırsanız yine yandığınızın resmidir. Başladığınız yere geri dönersiniz ve bir tek bozuk ayva koca bir kasa ayvayı birkaç hafta içinde çürütmeye yeter de artar bile.
         Benim babam belki Toyota gibi adam değil ama akıllı adam. Bir kuyumcu titizliğiyle davranır kasalama esnasında. Ancak ehlinin anlayacağı hastalık sahibi ayvayı asla kasalamaz ve diğerlerini bozmaması için atar. Bunu yapmasına sebep ayva bahçesine duyduğu düşmanlık değildir. Buna mukabil, ayvalar da bize karşı mesafeli davranmaz. Türkiye’deki “Ordu Cumhuriyetin bekçisidir” algısının aksine biz de ayva bahçemize böyle değerler atfetmeyiz. Ortada çalınacak bir şey yoksa, üstüne üstlük hırsız da yoksa bekçiye de gerek yoktur.
 Başkomutan babamdır ve sağlamların yaşaması için çürüklerini ayırır o kadar.
         “Türkiye’de bir ilk” diye pazarlanan bu olayı garipsemeyin, aksine “bunca zamandır neden yapılmadı” diye hayıflanın…
         “Şüphe” kötü bir şey değildir. Eskiler “güven ama kontrol et” derler ki doğrudur. Mesela şuradan başlayabiliriz: Bornova’da Büyük Park’ın altında tarihi bir ev vardır. Kapısında da “Gazi Hazretleri İzmir’e geldiğinde, İzmir Valisi Kazım Dirik tarafından bu evde ağırlanmıştır” yazar. Şeytanın avukatı olalım ve soralım: İkibinlerin Türkiyesine Dağlıca acısını yaşattığını bizzat kendi sesinden itiraf eden Yarbay Onur Dirik ve Gazi Hazretlerine evinde kahve ikram eden o yılların İzmir Belediye Başkanı Kazım Dirik arasındaki bir soy isim benzerliği midir, yoksa hısımlık bağı mevcut mu?
         Bir fincan kahvenin hatrının kırk yıl olduğunu işaret eder Eskiler de ondan merak ettim…


26 Kasım 2010  17:56:50 - Okuma: (519)  Yazdır




İstatistik